İyi Kızlar Aşık Olur 6

ALTINCI BÖLÜM



Araç kırsalda ilerliyordu, yol kenarında erik satıyordu yaşlı bir adam, İdris yavaşladı, erik satın alıp araca geçti, geri geri çıkarken, arkadan gelen traktörü fark etmedi, “arkana bak” dedi Nur, İdris yavaşladı, hemen oğluna baktı, bunu neden oğlu söylememişti ki? Tam arka koltukta oturan oğlunun kulaklarında kulaklık vardı, cep telefonunda bir şeye bakıyordu, uzanıp aldı telefonu, gözlerine inanamadı: Çıplak iki bücür erkek zenci.
Karısına gösterdi telefonu. Karısı çığlık attı. Kusacak gibi olup ağzını tuttu.
“Ne zamandır böylesin?”
“Baba sandığın gibi değil. Bir siteye tıkladım yanlışlıkla çıktı orası.”
“Bana bunu kanıtlamak zorundasın.”
Telefonu onun yüzüne fırlatır gibi yapıp koltuğa fırlattı.
Kısa bir süre sonraydı. İdris kafasındaki düşünceleri dağıtmak için müzik açmıştı. Ön sağ tekerden bir “pof” sesi geldi, araç yalpalıyordu. Aracı kenara çekti, inip baktı, lastik patlamıştı, eğik bir çivi vardı lastikte. Taner de babasının yanındaydı.
İdris, çiviye küfür etti.
“Baba bence çiviye küfretme.”
“Nedenmiş?”
“Laneti tutar. Hem çivi mi suçlu? Çiviyi atan el suçlu değil mi?” Güldü.
“Hııı, tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar gibi bir soru. Felsefeci bir çocuk yetiştirmişiz; haberimiz yok. Ey Allah’ım. Zevzeklik yapmayı kes! Canım sıkkın.”
“Tamamdır. Teşekkür ederim baba.”
İdris, ters ters baktı ona: “Pekala, bay felsefe,
lastiği değiştirelim. Bagajdan aletleri yedek lastiği çıkar bakalım.”
“Belim ağrıyor baba; yapamam. Kaç zamandır belimde bir ağrı var. Geçenlerde basket maçı yaparken düştüm de. Ağrı azdı.”

İdris, yeni lastiği takmıştı, yolcular tarla yanındaki ağacın altında, gölgede oturup çevreyi seyredip sohbet ediyordu, İdris gelin işareti yaptı eliyle.
Yolcular bindi araca. Taner, araca bineceği sırada İdris “dur” dedi, ağacın altına geç, seni fotoğraflayacağım. Hatıra olsun. Cep telefonumda sonsuza dek kalacak!”
Taner, koşarak ağacın altına geçti sevinçle. Babası onu önemsiyordu.
“Gülümse” dedi İdris, cep telefonunu onu çekecek gibi kaldırdı, onu çekmek yerine hemen araca bindi ve gazladı, bağırarak dedi ki: “Biraz yürü de lastik tamir etmenin zorluğunu belki anlarsın.”
“Ama babaaaa!”
Taner, çok geride kaldı.
İdris, geri baktı aynadan, oğlu gözden kaybolana kadar bastı, toprak yola saptı. Düşündüğü gibi oldu ve tekrar asfalt yola çıktı, ilerledi ve tam oğlunun yanında durdu.
“Ben de sizi başkası sandım. Arkadan dolanmak ha. Baba çok zekisin.”
“Umarım bir gün düzgün bir adam olursun; emeklerim boşa gitmez.”
“Gitmeyecek baba. Haklısın; özür dilerim. Belim konusunda yalan attım.”
Taner, araca bineceği sırada cebinden çivileri çıkardı.
“Yerde bir sürü eğik çivi var… gördüğümü topladım…
Biri bilerek asfalta çivileri atmış.”
“Ya önümüzde yine çivi varsa… sen yürü önden git kontrol et.” dedi İdris.
“Süper bir fikrim var baba!” Cep telefonundan bir uygulama açtı.
“Nedir o, evlat”
“Yerde çivi varsa telefon bib bib diye öterek yerde çivi olduğunu söyleyecek.”
“Yani hazire arayanların kullandığı alet gibi.”
“Aynen.”
Taner, aracın önünde gidiyordu. Cep teli yere uzatmıştı.
İdris, onu birkaç metre geriden takip ediyordu. Taner birden yön değiştirdi.
Cep telefonu çok yüksek sesle; “bib bib” diye sinyal sesi veriyordu.
Taner, yolun kenarına gitti, oradan da boş tarlaya girdi,
“Nereye oğlum?”
“Dur baba!” Diye bağırdı ve şöyle mırıldandı: “Belki de Roma döneminden kalma altın sikke dolu çömlek bulacağım! Bulursam yaşadım, kendime ve dostlarıma istemediğim kadar uyuşturucu alabilirim! Partilerin kralı olurum!”
Taner, yere eğilmiş kazıyordu elleriyle.
“Oğlum ne yapıyorsun.”
“Bu da nedir” dedi Taner, vay anasını.. içi altın doludur dilerim!”
Bir patlama oldu bu sırada. Kum ve toprak havada saçılıp uçuştu. Taner, haya birkaç metre sincap gibi uçtu ve çuval gibi yere serildi, hendeğe savrulmuştu, toz toprak uçuşuyordu havada.
Çömelip başını önüne eğer İdris yavaşça başını kaldırdı, ayağa kalktı, hendeğe yanaşıp aşağı baktı: “Oğlum, iyi misin?”
Taner, gözlerini açtı, yerde kopmuş kolu gördü.
“Kolum koptu baba. Kolsuz ne yaparım. Hayatım bitti, hiçbir kız bakmaz bana artık, engelli oldum.” Ağlıyordu.
“Geri zekalı herif; kolun yerinde!”
Taner, koluna baktı, kolu yerindeydi. Saçları karmakarışık olmuştu elektriğine tutulmuş gibi, suratı simsiyahtı.
“Sen tarlaya neden saptın aniden?”
“Ya altın sinyali verdi uygulama.” Toprağa bulanmış cep telin ışığını gördü, eline aldı cep telefonunu: “Altın olunca böyle mor ışığı yanar cihazın. “Bib bib” sesi çıldırmış gibi yüksek gelir.
“Buldun mu altını?”
“Buraya neden mayın mı ne koymuşlarsa?”     
“Çık oradan gel yanıma.”
“Ya bir daha varsa mayın?”
“Uygulamayı kullan.”
Baktı. Birden söndü cep telefondaki ışık. Cep telefonu iflas etmişti.
Tel kapandı. “Şarzı bitti galiba. Ya da patlamadan etkilendi.”
“Tırman. Çık şuradan. Elini uzat.”
“Aynı yerden gelemem. Şu tarafta yol var galiba. O taraftan dolan.”
İdris, tarlanın kenarındaki yola girip hendeğe yanaştı.
Elini uzattı oğluna: “Tırman. Elimi yakala. Bommm!” diye bağırdı.
Tırmanan Taner, korkuyla yerinden zıpladı, yuvalanıp düştü hendeğin dibine.
“Ya baba ödümü patlattın şakanın sırası değil.”
Bu sırada yolun diğer tarafından bir adam çıktı. Nimet, Ayla ve Nur korkuyla çığlık atıp kaçıştı.
Adamın başına saplı bir balta vardı. Yüzü korku filmlerindeki zombiye benzeyen adam: “Yardım edin diyordu alçak sesle, acı çekerek, yavaş yavaş yaklaşıyordu. Grup koşarak ormana girdi can havliyle.
“Neler oluyor orada?” dedi Taner.
İdris, şaşkındı. Bu gerçek miydi. Zombi gibi ilerleyen, yaklaşan adama bakakalmıştı. “Bu bok herif de neyin nesi” dediğinde, hızla gelen kürek sağ yanağına çarptı ve yuvarlanarak hendeğe düştü. Gözü kararmıştı. Bayılmıştı.
“Ne oldu sana baba?” diyordu Taner.
“Bilmiyorum” dedi acıyan yanağını tuttu. Biri bana bir şeyle vurdu.
Taner İdris’in omuzlarına bastı, İdris yavaş yavaş ayağa kalktı hendeğin duvarına tutunarak, Taner yukarı çıkmayı başardı.
“İp, uzun bir sopa bul, ağaç dalı da olur.” dedi İdris
Taner ağacın altında bir uzun dal parçası bulup geldi, bir ucunu babasına verdi, yavaş yavaş onu yukarı çekti.
Aracın yanına geldiler.
İdris, yanağını tutmuştu; “yanağım çok acıyor, şişiyor bu.”
“Nerde bizimkiler?” dedi Taner.
Taner, annesine seslendi. Yanıt alamadı.
Araca bineceklerdi.
“Arka sol lastik patlamış baba. Aman…diğeri de patlamış.”
İdris, küfür etti, geliyordu bakmaya arkaya. Taner ise şoför mahalline yanaştı. İdris başını eğdi. “Lastikler patlamamış” dedi.
“Şaka yaptım baba.” Güldü.
“Sen bekle. Şu tarafa bir gidip geleyim. Bizimkilere bakacağım.”
Gözle kaş arasından, adeta yıldırım gibi araca bindi bastı. Çok süratliydi, toprak yola saptı, dönüş yapıp asfalt yola girecekti, iri bir taşa çarptı araç ve yan tarafına taklalar atarak savruldu meyilli arazinde. Ve ters döndü kaldı leş gibi.
İdris, güneşten sakınmak için bir eli alnında manzarayı izliyordu, toz duman kalkmıştı, gerisi görünmüyordu, ilerledi ve yokuşun aşağısında ters dönmüş ve çok sevdiği aracına bakıyordu. Üstünde bir çizik bile olsa onu huzursuzluğa boğan aracı hurda vaziyetteydi. Birkaç dakika boyunca dondu kaldı. Elini cebine attı, sigara paketini arıyordu. Taner ise hurda aracın eğik kapısını aralayıp dışarı çıkmıştı.
“Ben iyiyim baba; endişe etme” dedi ve korkuyla geri geri gitmeye başladı. Fren yaptım ama tutmadı bana, benim suçum değil. Düştü. Başını taşa çarptı, başı yarılmış kanıyordu.
İdris, ise düşüncelere dalmıştı, hesapta ailesinin evinin önüne bu güzel cipi çekecekti, bu pahalı cip…çalışarak kazandığı parayla aldığı araç… gururlanacaktı…ve o güzel araçtan ailesi inecekti çocukları, onlarla da gururlanacaktı. O güzel hayal yerle bir olmuştu. Daha yeni bakımları yapılmıştı aracın, tertemizdi, mis gibiydi.
İdris araca arkasını döndü, sigaradan bir nefes çekti, çevreye bakındı, kimseyi göremedi, araca doğru ilerliyordu hızla.
“Baba sakin ol lütfen.” Taner, epey uzaklaştı oradan.
İdris kısa bir araştırma sonrasında araçtaki cep telefonunu buldu.

Açtı baktı haritaya cep telefonundan
“Burada ilerde bir köy var, daha ilerde bir kasaba.
Aracı buradan çıkartıp tamir ettirebilirdi.
“Gel buraya eşek herif?”
“Beni pataklamayacaksın, değil mi baba?”
“Yok oğlum; gel.”
Yolun kenarında bekliyorlardı. İdris yola çıkmış ileri bakıyordu. Taner yol kenarında bağdaş kurmuş oturuyordu.
Yarım saat geçmişti. Yolda tek araç görünmüyordu.
Ses geldi, Nimet, Nur ve Ayla koşarak geldi. Ormanda kaybolmuşlar.
Aile ilerlemeye başladı asfalt yolun kenarından
“Daha ne kadar ilerleyeceğiz baba?” diye sordu Taner, o pis çukurdan nasıl kurtulduk ama.” Taner’in gözleri sevinçle parlıyordu.
İdris ağzını eğerek şöyle dedi: “Daha ne kadar ilerleyeceğiz baba? O pis çukurdan nasıl kurtulduk ama.”
“Büyük sıkıntı atlattık, her neyse. Annemin evine geldik sayılır.”
Bir kilometre kadar sonraydı.
Yolun kenarında bir çocuk göründü, “sanırım yola çivileri atan bu çocuklar” dedi Taner.
İdris bağırdı: “Gelin lan buraya piç kuruları!”
Çocuklar kaçtı. Tezgahın olduğu noktada kayboldular orman tarafında.
Yol kenarında şeftali satan adam vardı, lastik önündeki kartonda iri harflerle şu yazıyordu: “Çivi Gibi İri Şeftali.”
İdris, bir şeftali aldı, karısına attı; “yakala.”
Karısı havada yakaladı şeftaliyi.
Satıcı yaşlıydı, kenarda uyuyordu hasırın üstünde. Perişan bir vaziyeti, fiziği vardı. Yaşlılık kılıç gibi doğramıştı bir zamanlar süt gibi güzel olan 18 yaşındaki genci. Sinekler uçuşuyordu kafasında, her yerine konuyorlardı, saçsız başına kasketi koymuştu. Yan tarafına uzanan, ayaklarını karnına çeken adama
İdris, kibarca dayı diye seslendi. Yaşlı adam bir türlü uykusundan uyanamadı.
“Evlat” dedi İdris, “elimde sihirli bir değnek olsa ve senin zihnini dayını bedenine, onunkini de senin zihnine geçirsem, ne dersin?”
“Baba delirdin mi? Asla olmaz.”
“Belli bir süreliğine.”
“Asla. Hem niye böyle bir şey dedin ki.”
“Empati yapmayı öğrenirsin. Seni kalın kafalı. Bir tecrübe edinirsin diye. Farkındalığın artsın diye.”
“Baba boş boş laflar etme bence.” Odunu fark etti. “Şununla deneyelim” dedi. Yaşlı adamın arkasına geçti ve odunla ona vuracak gibi hareketler çizmeye başladı.
“İdris gel, kes şunu” diye fısıldadı.
“O odunu kenara bıraksan iyi edersin genç adam.”
“Dayı sen uyumuyor muydun?”

Yaşlı adam İdris’e satış yaptı. Tatlı dilli, yumuşak yürekli biriydi. Ayak üstü sohbet uzadı, samimiyet gelişti, “İdris bey” dedi, “bu genci yanıma bir aylığına bıraksan onu tertemiz geri alırsın.
“İş yapmaz, canını sıkar.”
“Ben onu adam ederim” dedi, sevecen bakışlarla, eline odunu aldı.
Taner yaşlı adamın boynuna kolunu doladı; “dayı seni sevdim, harbi konuşan adamları severim, senin yanında kalsam her işi yaparım. Senin gibi tatlı dayılar bu dünyada daha fazla olsa ne güzel olurdu.”
“Evlat, babana layık olmaya çalış, onu utandırma. Aksi halde rüyalarına girer kabusun olur yumruk çakarım sana. Baş üstüne efendim de bakayım, bizim kültürümüzde böyledir.”
Taner; “baş üstüne efendim.”
Taner yaşlı adamı kucakladı.
“Babamla hiç böyle şeyler yapmayız.”

Yaşlı adam İdris’in aracı kurtarmak için birileriyle görüştü eski cep telefonuyla. İdris tamircisiyle görüştü. Tamirci aracı hendekten çıkarmak için traktör yollayacağım dedi. Uzun bir süre sonra yolda bir römorklu traktör göründü.
Dört kişi vardı römorkta, biri iri yarıydı ve traktör de de şoför yanında yaşlı bir adam vardı, adı burhandı, ayı balığı dedikleri iri yarı gencin dedesiydi. Hacı Burhan dedikleri yaşlı adam evin önünde can sıkıntısıyla otururken torunu sözü edilen işi yapmaya gideceğini söylemişti, “ben de sizle geleyim, hareket olur. “Ortam değişikliği ruh haline iyi gelir” diye düşünmüştü, bir iş yapacağından değil.
Burhan İdris’e selam verip yanaştı, el sıkıştılar.
“Büyük geçmiş olsun” dedi.
İdris, durumdan söz etti. Burhan kentli bu ailenin sorununu çözmek için gereken her şeyi yapacağını, söyledi, “bizde kalabilirsiniz. Araç tamir olana kadar.” İdris’in canı sıkıldı.
Köydeki tamirci tarım aletleri, motosiklet, traktör. .her türlü aracı tamir edebiliyordu. Evinin önündeki garajda, emekliydi. Daha çok tarım makineleri tamir ederdi.
İdris, sigara yakmıştı. Kokusu çok hoş gelmişti Burhan’a.
“Bir dal da bana verir misin?”
“Kusura bakma. İçtiğini bilmiyordum hacı dede.”
İdris de ona diğerleri gibi “hacı dede” demeyi uygun bulmuştu.
“Ya dede hani yakmayacaktın?!” dedi torunu.
“Bir tane torunum” dedi, “Koydum mu oturturum.”
Herkes gülmeye başladı.
“Günde bir tane hakkım var… onu bizim evin orda içmiştim. Doktor yasak etti sigarayı… kalp iyi durumda değilmiş.”
İdris, cipin oradan nasıl çıkarılacağına dair fikirlerini anlattı.
“Bu iş bende” dedi Burhan, “hiç kafanı yorma. Sen geç git ailenle istersen bize. Şu taraftan. Ayran iç, yemek ye, çay kahve iç.” Ufak çocuklardan biri ordaydı. 10 yaşlarında. “Ahmet len, şu amcaları bizim eve getir, benim neneye selam söyle, misafir yolladığımı söyle, yolda kalmışlar, araç hendeğe devirmiş amatör.” Güldü üstelik.
İdris şaşırdı, şöyle düşündü; “beni, olayı bilmeden bana nasıl ‘amatör’ dersin ki,” zoruna gitmişti, yüzünde gülümser gibi ekşi bir ifade oluştu. Ailesiyle eve gidecekti, bunlar işi çözer diye düşünmüştü ama fikri birden değişmişti, bu ‘amatör’ lafı yüzünden, kıl kapmıştı yaşlı adama.
“Sorun mu var İdris bey? Aracıma el sürmeyin der gibi bakıyorsun da.”
“Yok; kafama takıldı. Tamam tamam da dayı, aracı oradan nasıl çıkaracaksınız? Merak ettim. Aracı pert ederseniz ne olacak?”
“Bak evlat, ayıp ediyorsun. Sen ilk kez giderken ben bininci seferi yapıyordum, bu saçları sakalları nerde ağarttığımı sanıyorsun. Hendeğe düşmüş zaten pert gibi bir şey. Sen bana güven.”
Burhan yere çöktü, bir çalı aldı yerden.
Çalıyla toprağa çizim yapıyordu.
Sanki bir askeri operasyon yapacakmış gibi ciddi ve kararlıydı, çizimiyle de.
Burhan İdris’in sırtını sıvazladı.
Ve traktör römorkuna atladılar,
İdris yaşlı adama bakıyordu, kafasında şu laf dönüyordu: “Amatör amatör amatör. Yolda kalmışlar araç hendeğe devirmiş amatör.”
Yaşlı adamın gülüşü geldi gözlerinin önüne.
Burhan İdris’in ona baktığını hissedip
başını çevirip ona baktı: “Bu muhteşem olaya tanık olup göreceksin, bak analar ne yiğitler doğurup yetiştirmiş. Gelmen iyi oldu. Gözün arkada kalmaz. İşi çok güzel çözeceğimizi bizzat gözünle görürsün.”
Olay yerine gelmişlerdi. Burhan kutsal sözlerle traktörden indi, “operasyon yerine geldik!” dedi, hendekteki araca bakarken İdris sigara yakmaya davrandı. sigara yakarken Burhan’ı gözlerindeki sevimli ışıltıyı fark etti ve ona da bir dal sigara verdi: “Torun görmesin.”
“He he he!” diye sansar gibi sessiz güldü.
Burhan dede grupta çok sevilen saygı gören biriydi: gençler çok dikkatli olmalıyız. Bu değerli abinizin aracını oradan çıkarmalıyız ve kendimize de dikkat etmeliyiz bir kaza çıkmasın. Ters dönmüş aracı düzleştirmeliyiz. Biri ayağını unutursa altında kalırsa…fena…”
Burhan şakacı, esprili biriydi ve aynı berbat esprileriyle meşhurdu ve gençleri güldürecek şeyler söylüyordu, yer yer de çok bayağı oluyordu bile isteye: “Herkes dikkatli olsun, koluna bacağına dikkat etsin, boğa yılanı gibi güçlü ve uzun penisinizi her zamanki gibi belinize sarıyorsunuz, değil mi çocuklar? Geçen gün çok iyi tarif etmiştim. Merak etmeyin, zamanı gelince evleneceksiniz. Karı kıza bulaşmıyorsunuz değil mi? Birilerinin karısına kızına yan gözle bakmak yok…” Böyle şeyler zırvalıyor, sonra aracı nasıl çıkaracağına dair düşüncelerini söylüyor, gençler de fikirlerini söylüyor, Burhan tekrar şakaya başlıyordu, gençler bu sırada birbirlerine takıldılar ve ikisi güreş etmeye, tozlu toprakta yuvarlanmaya başladı.
İdris, yine sigara yaktı. Canı sıkılarak, bu deli atmosferden bir an önce kurtulmak istiyordu, herhalde bu insanlar yalnızlıktan, bir sebeple kafayı yemiş olmalıydılar. Bir an önce buradan gitmek istiyordu, vakit kaybetmek istemiyordu ama…mecburdu onlara…
İdris bir dal sigara da yanında türeyen Burhan’a uzattı.
Bunların iş yapacağı yok gibiydi, taşak geçiyorlardı.
“Dayı şu işe başlasak” diyecek oldu, sustu, gençler güreşmeye devam ederken Burhan altta olana taktik veriyordu.
Gençler kan ter içinde yol kenarında, çimene oturdu kısa bir süre sonra.
“Bir dal sigara alabilir miyim?” dedi Burhan.
“Hay hay” dedi İdris,
Burhan, sigarayı kulak arkasına koydu.
Bir iddia ortaya atıldı, üç genç ve Ayı Balığı dedikleri genç arasında.
Üç genç el birliğiyle ters dönmüş aracı kaldırmayı denedi, başaramadı.
Ayı Balığı denen genç gitti ve aracı kaldırmayı denedi.
O da başaramadı; ama nerdeyse başarıyordu.
Gençler sigara istedi, İdris hepsine birer tane verdi. Ayı Balığı hariç.
Burhan, aracın yanına gitti, “bir de ben kaldırayım” dedi, denedi ve gaz çıkardı, herkes gülmeye başladı kırılırcasına.
Onlar gülerken Burhan, orada inceleme araştırma yaptı ve çıktı hendekten:
“Aman çocuklar dikkat edin” dedi, “benzin sızıyor depodan. Sigaraları atın. Havaya uçmayalım durduk yere.” Bir gülüşme oldu.
Gençler yine birbirine girdi, ikisi yerde kapışmaya başladı, iş ciddileşti ve yumruklaşmaya başladılar, biri birinin sigarasını çalmıştı, çalınan sigara da kırılıp içilemez hale gelmişti, Burhan onları ayırıp sakinleştirdi,
“Şu mallara sigara ver de sakinleşsinler, İdris bey evladım.”
İdris, onlara sigara verdi. Bir dal da Burhan’da. Herkes sigara yakmıştı.
“Dükkan’ın açık oğlum! Kapa şunu” dedi Burhan gencin birine. Genç adam utançla önüne baktı, ‘dükkan’ açık değilmiş.
“Yapma hacı dayı yaaa!” Gülüşmeler oldu.
Burhan, İdris’le şehirdeki hayat üstüne sohbet ediyordu. Ve Burhan aniden kalktı ayağa: “Şu işi bitirelim, zevzekliği bırakın!”
Burhan kulak arkasında sakladığı sigarayı yakmıştı. Aracın yanına gittiler. Burhan, son bir nefes daha alayım, son bir nefes daha alayım derken, sigarayı aracın yanına giderken atmamış, atamamış ziyan olmasın diye, en sonunda ağzında kalmıştı sigara, gözlerini kısmış, duman gelmesin diye, işe kaptırmıştı kendini. Hep birlikte aracı düzeltmek, dört teker üstüne gelmesi için çevirmeye odaklamışlar, kaldırıp abanıyorlardı.
Gençlerden biri şaka yapınca gülme krizi başladı, aracı çevirme güçleri erimişti gülmekten.
“Hacı dede at sigarayı!”
Atacağım karışma işime, sıpa!”
Burhan’ın ağzındaki sigaranın kor külü benzin bulaşmış otların üstüne düştü ve ateş parladı. Alev parıltısı.
“Patlama olacak kaçınnnn!!!” diye bağırdı bunu fark eden biri.
Herkes kaçıştı sıçan sürüsü gibi.
Az sonra bir büyük gümlemeyle ters dönmüş araç havaya sıçradı ve yere düştü.
Herkes şaşkındı ve aracın çatır çutur sesler çıkararak yanmasını seyrediyordu, kara dumanlar yer yer alevlerle karışıyordu. İdris, bagajdan birkaç bavulu kurtarırım diye uğraştı ama alevler sarmıştı orayı. Uzaklaştı.
Gençlerden biri: “Hacı dede, ben sana dedim at sigarayı; atmadın!”
“Birkaç nefes daha alıp atacaktım. Her neyse. Cana geleceğine mala gelsin canım. Ölen yaralanan kimse yok aramızda Allah’a çok şükür.”
İdris’in, donmuş gibiydi, öfkeden bir hayalet gibiydi, heykel gibi acıyla bakıyordu yanan aracına. Çok ağır bir
depresyona girmişti. Yüzünü ovuşturuyordu.
“Büyük geçmiş olsun” dedi Hacı Burhan. İdris’in sırtını sıvazladı: “Belki de böylesi iyidir, ölen mölen yok. Takmak kafana İdris bey evladım. Yeni bir araç alırsın ama öleni geri getiremezsin, değil mi?”
Diğerleri tek tek geldi: “Geçmiş olsun abi.”
Gençler yine aralarında bir tartışmaya başlamıştı, gençlerden biri tek camı olmayan güneş gözlüğünü gömlek cebinden çıkarıp takmış, “nasıl, yakışıklı oldum mu?” demişti, diğerlerine, espriler başladı, “daha ilginç biçimde yakışıklı olabilirsin” dedi uzun olan. Gözlüğü uzanıp kaptı ve tek camı kırdı, gözlüğün hiçbir camı kalmamıştı. Fırlattı ona, “tak bakayım,” aldı taktı gözlüğü, “böyle süper yakışıklı oldun.” Gülüşmeler koptu, “küçükken de böyle oynardık ya senle. Kartondan yaptığımız gözlükleri takardık.” Öteki uçtu yakasına yapıştı; “len ona cam taktıracaktım, yüz liralık gözlük o.! Öteki gülüyordu;” ya yirmi lira o gözlük… yenisini alırım; bırak ne olursun.” Şaka maka olay ciddi kavgaya dönmüştü. Onları ayırmaya çalışıyorlardı.
Gözlük camını kıran: “Sen ailenin trajedisisin. Kot kafa! İş güç yapmayıp karı kız gözetliyorsun. “
“Yalan atma!” deyip onun boğazına sarıldı.
İdris, gerideydi, sigara yakmıştı, oğlu Taner, bir elini babasının omzuna yaslamıştı. Öyle temaslara hiç girmezdi oysa. Taner dedi ki: “Ne kadar sersem bunlar!”
“Sersem ötesi evlat; bunları hepsi at penisi, başka bir bok değiller. Bunlar yaratık. Nefes alıp vermeleri hata, aracımı dikip bıraktılar!”
Taner, gülecekti, tuttu kendini: “Anlıyorum baba, araç gitti, takma kafana bence. Olan oldu çünkü; bu malların sakarlığı mı kader mi bir şey de geç, kader de bence. Bir ölü yok; olsaydı felaket olurdu, bu yönden bak bence. Araç satın alınır, ama bir ölüye can verilmez.”
İdris aptal ya da serseri ve derin şeylere kafa yormadığını düşündüğü oğlundan böyle sözler duymakla şaşırdı ve ona baktı uzun uzun, başını salladı: “Haklısın evlat. Kader deyip geçelim.”

Köy evine vardı traktör, yolcular aşağı indi.
Evin avlusu kalabalıktı. Şen şakrak bir biçimde, epey gürültülü bir sohbet vardı, bağıra çağıra konuşup kahkahalar atarak konuşuyorlardı. Burada her ne oluyorsa matrak bir şeyler oluyordu, İdris şaşırdı, epeydir bununla karşılaşmamıştı, bunu unutturmuştu modern şehir yaşamı, ve gürültülü şamata sanki rüzgar gibi çarpıp salladı ruhunu, çok sevdiği çocukluk arkadaşını görmüş gibiydi, büyüdüğü çiftlikle böyle manzaralara tanık olmuştu, bu ortam o eski anıları hatırlatmıştı. Çok yaşlı nene vardı, sıcakta çullarla kaplıydı, çay içiyordu, sonra başka yaşlı bir adam bacak bacak üstüne atmış neneye bir şeyler anlatıyordu, ortaya yaşlı bir kadın, daha geçkince ve üç genç kız ipe tütün diziyorlardı, anlaşılan bunlar tütüncülükle geçiniyordu.
Nimet, Nur, Ayla da onların yanına ilişti selam vererek, buyur ettiler. Çalışanlar ipe
tütün dizmeye çalışıyordu, kurutma işlemi yapılması için.
Nimet oradaki kadınlarla, ev halkıyla sohbet ediyordu. Kocasını fark etti, kocası ona el sallıyordu, Nimet el sallayarak ve büyük bir gülümsemeyle karşılık verdi ona.
Sonra yerinden kalkıp bahçede yanında kadınla gezince İdris’e yaklaştı, alçak sesle şöyle dedi: “Hayatımın en muhteşem anları İdris bey, ipe tütün dizme işini çözdüm sayılır. Büyüleyici bir iş!”
İdris bir serseme bakar gibi ona baktı:
“Seni tebrik ederim.”
Kadın sersem sersem gülümsedi. İdris, bir tarafa baktı sıkkın.
Sıra dışı bir şey olduğunu anlamıştı, ona sokuldu iyice, bir koluna doladı elini,
usul sesle:
“Ne oldu İdris bey?”
İdris sesini onun sesine benzetmeye çalışarak dedi ki: “Ne oldu İdris bey?”
Kadın üzülerek önüne baktı, ağlayacak gibi.
“Ya dünyadan haberin yok! Ya cipimi havaya uçurdu geri zekalılar!”
“Nasıl nasıl?”
Olayı anlattı.

Tamirci Murat geldi, İdris’le bir köşede sohbet ediyordu: “çok üzüldüm arkadaş, aracı oradan ben çıkartırım, yapabildiğim kadar yaparım, bu işlerden anlarım. Sonra gelip alırsın. Uzun bir süre bende kalır. Keşke Burhan dayıyı almasaydınız yanınıza. Onda bir sakarlık vardır, el attığı işin başına bir şey gelir kesinlikle. Küçük torunu film yapımcısı olacağım diye tutturdu, korku filmi çekecekmiş. Bomba yapmaya çalışıyormuş. Angut!”
“Bomba mı?” dedi, oğlu hendeğe düştüğünde olan patlamayı hatırladı.
“He.”
“Nasıl bomba bu?”
“Mayın. Korku filmi için mayın lazımmış da. Köydeki ufak çocuklara para vermiş. Yola çivi atmaları için. Araçların bazı parçalarını çalıp satıp film için kamera alacakmış.
Sen kim, mayın yapmak kim. Sen nasıl mayın yapacaksın ki? Teknik bilgin var mı ki? Moloz!”
“Bence mayın yaptı.”
“Anlamadım; ustam?”
“Bence mayın yapmıştır.”
“Nerden çıkardın ki bunu? Nasıl bileceksin ki? Sen köyün yabancısısın.”
İdris, şu patlama olayını anlattı.
Murat, yere, önüne baktı suçlu gibi.

O SABAH

Murat, incir ağacı altında oturmuş serinleyip çay ve sigara içiyordu, tespihi masa üstündeydi, Evin başında Mahmut göründü.
Mahmut yanaşıp hal hatır sordu, bir poşete sarılı bidon getirmişti: “Murat abi, bu bidonu birkaç gün saklayabilir misin?”
“Nedir len bu?”
“Filmimde kullanacağım malzeme. Bizimkiler el sürer çöpe atar diye sana getirdim. Bunu saklar mısın? Saklarsan sana işlerinde yardım eder para almam.
“Olur” dedi aldı koydu depoya.

MAHMUT’ ANNESİ


“Bu Mahmut’un adam olacağı yok, inek herif, adam gibi sigortalı bir işte çalışsa” diye düşünüyordu Murat, karısı menemen yapmıştı, ona ekmek bandırıp yiyordu.
Mahmut’un annesi Hanife göründü, kahverengi gözleri neşeyle ışıldıyordu, Mahmut’a selam verip hal hatır sordu, evin kadınına seslendi: “N’apıyon komşuuu… ben geldim!”
Mahmut’la sohbete döndü, çok kaygılıydı, dedi ki: “Bizim oğlan bi’ boklar karıştırıyor, başına bir bela gelecek. Elektronik bir şeyler ve sıvılarla bir şeyler yaptı. Bidona koydu. Aman anne elleme patlar dedi. Patlayıcı mı ne yapıyor filmi için. Geberip gidecek patlatacak uçuracak evi havaya. Kendi geberip gidebilir ama ev yerinde dursun bari. Jandarma evi basıp alayımızı içeri alırsa… terör eylemi için bomba yapıyorsunuz derse haberlerde izledim az önce el yapımı bomba… yapmışlar… basmışlar bir evi… bizim çocuk bir şey getirdi mi sana bidon? Öyle bir şeylerle uğraşıyordu yakaladım açacaktım elleme patlar dedi, hızla gelip elimden aldı geçenlerde. Arkadaşıyla telefonda konuşuyordu amonyum bişey bişey diyordu neydi ya, hah! hatırladım, amonyum nitrat mı nedir, sordum birine, patlayıcı yapmakta kullanılırmış, bulundurması yasak.”
Murat korkuyla sarsıldı: “Yok ablam. Bana bidon midon bir şey getirmedi.”
Korkusunu, utancını çaktırmamaya çabalıyordu, şöyle düşündü: “Ne kadar kuğu başlıyım, ya niye hemen kabul ettim ki o şeyi, niye sorgulamadım ki!”

Kadın gitti ve Murat siyah poşet içindeki bidonu korka korka aldı ve yolun kenarındaki hendeğe fırlattı ve eğildi bomba patlayacak diye. Baktı; patlama olmamıştı. “Şükür” dedi ve oradan ayrıldı.
Bir beladan kurtulmanın sevinciyle.

El yapımı bomba yere düşünce ateşleme sistemi devreye geçmişti. Birkaç saat içinde patlayacaktı, kırmızı ışık yanıp sönüyor ve kalan süreyi yazıyordu ekranda.

İdris başına balta saplı kişiden söz etti: “O maymunu bir yakalasam…”
Murat, yine yere, önüne baktı, sabah oğluna sormuştu: “Saatlerdir neredesin?”
“Mahmut’la takılıyordum baba. dereye balık avlamaya gittik. “
“Elindeki balta nedir?”
“Korku filmi için.”
“Bırak şu deliyle takılmayı. Film milim çekemez o.”
“Çekecek; çok para kazanacağız baba! Seni de göreceğim o zaman!”
Murat güldü: “Ya bırak oğlum, inanma şuna. Boşa zaman kaybı.”
“Ya baba, plastikten bir maske yapacak, maskeye balta saplı görünecek. Teknik malzeme olarak zayıf ama imkanlar dahilinde çok iyi uydurukçu.”
“Ey Allah’ım. Evlat, bırakın bu işleri. Cuma günü namazda göremedim sizi?
“Arkadaydık baba, en arka saflarda” diye yalan attı.


Murat, sigara yakmış, başı hala önündeydi.
İdris sordu: “daldın gittin, murat bey, şu ucube…başına balta saplı ucube…neden buralarda öyle geziyor ki…bir anlam veremedim.. Hanım çocuklar görünce dehşete kapıldılar. Gerçek sandılar. Bir de biri yüzüme kürek indirdi, gözlerim karardı…küreğin bir yerinde kırmızı boya vardı.
“Allah Allah” dedi Murat, kim olabilir, buradakiler düzgün insanlar, kimmiş o adi, ona iyi bir dayak çekmek lazım.


OYSA SABAH


Murat’ın ağzında bir sigara, gözlerini kısmış, yüzü terlidir, şöyle diyor: “Oğlum o küreği neden aldın? Kafanı patlatmaya çok yaklaştım.”
“He he” diye güldü: “Çekim için lazım baba, sonra getiririm merak etme.”
“Kürek gelmezse eve giremezsin ona göre.”
“Takma kafana. Ayrıca kürek benden değerli mi?”
“Değerli!”

Murat, sabahki manzaradan sıyrılıp çıktı ve şöyle dedi İdris’: “Ben bulur hesap sorarım onlardan.”
“Araçsız ne yaparım?” diye üzüntüyle konuşuyordu İdris, “bir yerden araç bulsam, kiralasam… var mıdır böyle bir imkan?”

Murat, onu tamirhanesinde getirdi.
Ağaçlar içinde bir garaj vardı, hangar gibi büyüktü, açık alanında hurda birçok araç vardı işi bitik, paslı kaportalar…
İdris, orada Murat’la sohbet ederek gezintiye çıktı, ağaçların altında eski kırmızı bir minibüs gördü,
“Bu aracı sana satabilirim?” dedi Murat.
İdris güldü.
Çok eski yıllardan kalma minibüse dikti gözlerini. Yüzüne kürek yediği için yüzü şişmeye başlamıştı. Acıyan yerleri okşadı.
İdris, aracı incelerken bu aracı uzun yıllar önce yaşadığı yerde, çiftlikte gördüğünü hatırladı, birisi dolmuşu düğün arabası yapmıştı, içinde gelin damat ve başka süslü insanlar vardı. İdris o zamanlar 10 yaşlarında olmalıydı. Aracı incelerken ısındı, sevdi bu aracı. Pazarlık ediyorlardı, İdris eski karavanı fark etti, çekme karavan.
Murat; “onu asla satmam” diyordu ama İdris karavanı incelemeye başladı.
“Geçen sene aldım tamiri yeni bitmedi; ama belki…”
Murat’a para lazımdı, dağda bir ev yaptırıyordu ve İdris’in önerdiği para güzel bir paraydı.
“Ama karavanın işi bitmedi, bitsin öyle alırsın.”
“Yok, bununla gideyim, eşim bayılacak buna, eski şeyleri sever.”
“Caymak yok.”
“Yok.”
“Ama istersen karavanın işlerini bitireyim. Öyle alırsın. Yolda kaza çıkarsa ailecek yok olmanıza üzülürüm.”
İdris güldü: “Merak etme.”
“Para işi ne olacak?”
“Sonra.”
Para ve hukuki işlemleri sonra halletmeyi önerdi İdris, cep telefonundan iş yerinin fotoğraflarını, videosunu gösterdi güven vermek için. Bu zengin adama güvenebileceği açıktı Murat’ın. Ama ona acil para lazımdı ve ilçeye gidip bankadan para çekmeyi, en azından bir miktar… hukuki anlaşma yapılmadan. İdris, iyi bir miktar önerdi; anlaştılar. Murat’ın aracıyla bankaya gidip para işini çözdüler. İdris, bir miktar para ödedi.

Saatler geçmişti. İdris’in yüzünün bir kısmı fena şişmişti.
Akşam olmuştu.
İdris ve Murat kafa kafaya vermiş iki kardeş gibi sohbet ediyordu buranın güzelliğinden, ağaçlardan, hayvanlarından, bitkilerinden, geçmiş olaylarından, yakın olaylarından, mevsimlerinden, acılarından ve sevindiren her şeyinden, evin yolunda usul usul ilerliyorlardı. Uzakta bir gölge göründü, yaklaşıyordu.
“Babaaa!” diye bağırdı, Metin, “senin değerli küreğini getirdim.” Güldü.
Küreği fırlattı. Bütün gücüyle. Küreği gülle gibi fırlattı, bilirsiniz, gülle atıcıları kendi çevresinde döner.
Kürek havada döne döne, bumerang gibi ya da bir ortaçağ silahı gibi “vınnn” ederek bir garip ıslıkla yaklaştı. İdris, hava bombardımanına tutulmuş asker gibi yere kapaklandı. Murat, acıyla inliyordu.
Omzuna isabet etmişti küreğin sapı. Ay ışığı vuran aydınlık kürekteki kırmızı yeri parlatıyordu. İdris bu küreği tanımıştı.
Murat, yerde acıyla bir süre durdu ve İdris; “bu kürek başıma indirilen kürek” dedi, küreği eline aldı ve vuracak gibi Murat’ın üstüne yürümeye başladı.
“Sen de bu işin içindesin, değil mi?”
Murat, korkarak geri geri gidiyordu; “sakin ol dostum, çocuklar küreği benden aldı, haberim yok. Bir şeyler çeviriyorlar, cahili çocuklar. Kusura bakma. Onlar adına özür dilerim.”


Evin bahçesinde yer sofrası kuruldu, semaver yakışmıştı. Çatak bıçak sesleri, kahkahalar, yüksek sesli sohbetler, abartılı gülmeler, öz denetim ya da sansür yok, herkes içi neyse o, ara ara küfürler uçuşuyor havada. Ağır küfürler hem de. Onların samimi, yürekli konuşması ağır küfürleri ortamda kabullenilmese de hoş karşılanır kılıyordu, o küfürler doğallığın bir parçasıdır.
Sohbette konusu geçen birilerine. O bana şunu yaptı, şöyle oldu. Tavukları mısırlarımı yedi, köpeği tavuklara daldı, malları bahçeme girdi, geçiyordum selamımı almadı. “Öteki ne der?” düşünür daha çok şehirlilere ait bir tavırdır, özellikle soylu geçinenler. Köylü insanlar buna aldırış etmezler.

Mahmut ve İhsan

Evin iki oğlu daha vardı, onlar tütün işini yapmak istemiyordu;“ biz kendimizi bildik bileli bu işi yaparız. Bizi küçük görüyorlar, onlara göre örümcek kafalıyız.
Sıçtığımız boklar bizi tanımıyor.

İhsan ve Mahmut eve gelmişlerdi.
Murat, onları bir tarafa çekip sorular sormaya başladı, onların ifadesini alıyordu polis gibi.
Mahmut dedi ki: “Ben bu salağa adama vurur gibi yap korkut dedim, çekim yapacaktım. O salak ayarlayamamış yanlışlıkla yüzüne kaptırmış küreği. Biz doğal akışı olan bir kısa korku filmi çekecektik hesapta. Öteki taraftan başı baltalı zombi çıktı, senin muhteşem oğlun, cep telefonuyla çekiyordum; ama iş hesapladığımız gibi olmadı.
“S.kerim sizin korku filminizi la!” dedi Murat, “oğlum düzgün bir iş yapın. Adamın yüzü şişti yamuldu. Şikayet etse sizi alırlar.”
“Abi kimseye bir şey deme ne olursun, mahvolurum. Zaten kısıtlı olanaklarla film çekmeye çalışıyorum.”
“İyi, çekebildin mi bari?”
“Ya abi tam o an kayıt yerine basmamışım telefonunun, ziyan oldu gitti film.”
“Adam da boşa yedi küreği.” Güldü.



İdris, arkadan sinisine yanaşmış onları duymuştu son cümleyi: “Boşa yedik küreği, ha?”
“Ya yok abim. Kusura bakma abim, asıl küreği yemesi gereken bazılarından söz ediyordum da.”


Bahçeye sessizlik hakim olmuştu, bir cırcır böceği ısrarlı bir sevinç, yaşama asılma güdüsü sergiliyordu, onu bir eşek anırması, birkaç köpeğin atışma biçimindeki uzak havlamaları takip etti, İdris, nicedir böyle sesleri duymamıştı, eski, çok eski anılarına gitti zihni. Duygulandı. Herkes içerde yatmaya gitmişti ve İdris bahçede tek başına sigara içiyordu. Kurduğu muazzam hayal suya düştüğü için üzgündü. Ama bunu kimseye çaktırmamıştı gün boyu, söylendi: “Aracı pert etti mallar!”

Karanlıkta Burhan göründü.
“Ya dede, ne işin var bu saatte?”
“Uyku tutmadı, düşünüp durdum. Bir arazim var, sana onu vereceğim. Hobi bahçesi filan yapabilirsin.”
İdris, kahkaha attı: “Ya yok dede.”
“Aracını patlattım.”
“Yenisini alırım.
“Ya çok üzüldüm. Fena bi bok yedim. Nasıl ne yapsam bunu sana unuttursam… Ne yapsam da sana kuş gibi hafif hissettirsem?”
“Sıkma canını” dedi onun sırtını sıvazladı.
“Çaktırmıyorsun ama üzüldün?”
“Üzüldüğüm araç değil. Başka bir şey.”
“Nedir?”

Yüzünde parlak bir gülümsemeyle devasa çiftliğin önündeydi İdris, çok uzun yıllar sonra, dargın olduğu annesinin evine bakıyor.


Evde baskın annesiydi. O yüzden; “babamın evi” diye düşünmezdi. Annesi erkek gibiydi. Öyle zehir zemberek bir baskın bir kadındı ki. En dik başlı insanı da boyun eğdirir, en güçlüsünü ezip geçebilirdi. Dişi bir kurt gibiydi.
Evet, sonunda; “Gidiyorum! Bir daha asla gelmem buraya. Sen bir cehennemsin anne! Sana katlanamıyorum!” demişti ona, “Cehennemin gerçek adı senin adındır.
O eskide bıraktığı genci selamladı içi acıyarak. İşte sonunda buradaydı. Bir kelebek sürüsü gibi. Ailesiyle ve kırmızı, lüks, aracıyla. Kan kırmızı aracıyla. Annesi ona şöyle demişti: “Bensiz bir hiçsin! Hiçbir şey beceremezsin. Sen sonsuza dek baldırı çıplaksın ben olmasam. Sen tembel serserinin tekisin!
“İyi. Gidiyorum. Ama bir gün bu dediklerini sana yalatmasam namerdim anne!”
Kadın çılgın bir kahkaha atıp şunu dedi; “ayol sen yeter ki yalat, bayıla bayıla yalarım. Ama sen adam olmazsın; keşke olsan. Ama sakın unutma. Bensiz bir hiçsin! Hiçbir şey beceremezsin!”
“Her gün taş taşırım sabahtan akşama dek; ama sana muhtaç olmam! Sana başvurup af dilemem!”
Kadın güldü sallana sallana: “Bir saat dayanamazsın. Taş taşımak kim, sen kim….hah hah hay! Sen basit bir kurbağa kadar bile azimli olamazsın.”

Bir kelebek sürüsüydü kırmızı cip. Kozmik kırmızı güller. Ay ışığı, yaratılan insanın, ilk insanın ilk nefesi gibi, ilk sevişmesi gibi. Özel tasarım cipi yurt dışında yaptırmıştı. Kız gibi bakmıştı ona. Çok çalışmıştı. Namuslu bir kazançla elde ettiği parayla almıştı bu aracı.
Derken duygulandı ve gözlerinden yaşlar düştü.
Burhan; “üzülme evlat.” dedi onun bir elini tuttu.
“Bir anne için sen sonsuza dek baldırı çıplaksın. Kadın yanlış bir şey dememiş de sen gurur yapmışsın. Seni o doğurmuş. Altına doldurduğun taşan pislikleri temizlemiş. Seni banyo ettirmiş…”
İdris, sessizce güldü, onu gülümsemeyle dinliyordu.
“Annenin evine ille güzel bir araçla gitmen gerekmiyor ki… o senin annen…”
Uzun uzadıya sohbet ettiler, İdris içinde ne varsa döktü, hiç tanımadığı bu yaşlı adama.
Yatağa gittiğinde içi rahattı,, huzur bulduğunu hissetti, hafiflediğini, yıllardır içinde taşıdığı şeyler,, çöp kamyonu gibi, ne çok şey biriktirmişti ve bunlar onu meğer çapa gibi aşağı çekiyormuş, enerjisini,, ruhunun parlaklığını, aklını, fikrini… bir arınma halinde karısının yanına naftalin kokulu yatağa uzandı.

Ertesi gündü.

İdris, karısını satın aldığı dolmuşun yanına getirdi, karısı dolmuşu beğenmişti; ama karavanı gözü tutmamıştı.
“İdris bey, bu şeyi almamalıydın, kesin başımıza bir şey gelir.”
“İdris bey ne demek ya, bırak ya, bey deme bana, bey demek Kenan Evren demek gibi bir şey! Bey denir mi yahu kocaya, market çalışanları birbirine böyle hitap eder, ses tonunu aptallaştırıp uyuşuk şişman bir kişi gibi şöyle dedi: “Ali bey et tavuk reyonuna bak lütfen, ben kasaya geçeceğim.”
Kadın güldü:      Tamam tamam, kocacığım derim bundan böyle.”
“Peki, karavanı neden beğenmedin karıcığım.”
Kadın sırıttı: “Tabuta benziyor bu.”
“Hadi ya.”
“Simsiyah bir şeyleri sevmem, şeytan gibi bu.”
“Sarı yaparız.”
“Olabilir.”
İdris karısının omzuna kolunu doladı ve oradan şen bir uzaklaşıp eve doğru ilerlediler.




İdris ve ailesi oradan tatlı hislerle ayrılmadan önce herkesle kucaklaştı, korku filmi ekibiyle özel görüştü, onlara yardım sözü verdi, kamera almak gibi, “ailenize işlerde yardım ederseniz.”
Çocuklar yardım edeceklerine dair söz verdi.
Şaka maka,, öyle böyle ilginç ama sağlam bir bağ olmuştu aralarında, “buraya tekrar gelmeni bekleriz” dedi ev sahipleri. Bazılarının gözleri doldu.

Onlar bölgeden ayrılırken iki ufak çocuk yola çivi bırakıyordu sinsice, bunlar şeftali satan adamın oğullarıydı.

Dolmuşun arkasında siyah karavan vardı ve kimse karavana binmek istememişti, Taner hariç, Taner de karavanda kafasına göre takılıp esrar, hap gibi şeyler içmek için tercih etmişti orayı.
İdris şöyle demişti: “Taner, oğlum karavandan kimse hoşlanmadı, bence orada yolculuk etme. Bir kaza olursa ölür gidersin.”
“Hahahaha!” diye kahkaha atmıştı Taner, “çok komiksin baba, önde olan sizsiniz, toplu olarak gidersiniz, benim ise bir şansım olur.”

Uzun bir süre geçmişti, İdris benzinliğe yanaştı. Aracın kapısını açıp bir ayağını dışarı çıkarırken kaldırım işçilerine haykırır gibi şöyle dedi: “Haydin çocuklar, çıkın dışarı, özellikle Nur, kızım önden sen. Çok et yedin restoranda. Sıçmak istenler fırlasın.”
“Ayyy baba, herkes bize bakıyor, iğrençleşme ne olursun! Bu kadar açık seçik olmak zorunda mısın?”
Nimet şöyle dedi:” Havale geçiriyor olmalı, kesinlikle.”
Herkes gülmeye başladı.
İdris de gülmeye başladı.


Bu tip tiyatroyu, şakayı Burhan dan öğrenmişti. Burhan’ın babası böyle şakalar yapardı. Kaba saba, iğrenç şakalar… Burhan da köy tiyatrosunda oyunlar oynardı gençliğinde, askere gitmeden once, o eğlenceli yıllar askerden geldikten sonra evlenmesiyle syrekleşmiş ve bitmişti, çocuğu olmuş, geçim derdine düşmüştü.

“Taner, oğlum, en çok sıçana para ödülü var, en çok sen sıçarsan yüz dolar vereceğim sana. Fotoğraflayın yeter.”
“Senin ağzına!” dedi Nur, sustu, “patates tıkayacağım baba!”
İdris güldü: “Çekinme kızım, rahat rahat küfür edebilirsin bana. İçine atmandan iyidir.”
“Baba, aklını kaçırdın sanki.” Nur, radyasyonlu alandan kaçar gibi koşup uzaklaşacaktı oradan, annesi onu yakaladı sağ koldan, fısıldadı;
“Nereye, kaçırılırsan ne olacak? Gözümün önünden kaybolma! Baban rahatsızlandı, bir de sende sorun yaşamayalım!”
İdris güldü, oğlunun ensesine koydu bir elini: “Geçen sene rekor sendeydi, bakalım bu sene ne olacak?”
“Baba sus, bağırarak konuşma lütfen!” diye fısıldadı.
Yeni gelen diplerindeki araç içindeki güzel kızlar aralık camlardam kollarını uzatmışlardı, birden sustular, “ne konuşuyor bunlar?” diye kulak kesilmişlerdi.
Taner, taytlı ve yarı çıplak kızları seyrediyordu, en güzel bulduğuna göz kırptı, ona telefon numarasını verecekti.
“Taner, bu sene sıçma şampiyonu olacak mısın?” dedi İdris.
Araçtaki gösterişli ve havai kızlar gülüşüp gözlerini Taner’e dikti.
Taner ezildi. Kızarmıştı.
“Evlat, neden tosun penisi gibi kızardın, neyin var? Karavanda kendini tatmin mi ettin? Yaptıysan oraları yalatırım sana bilesin!”
Taner, ezilerek küçüldü, utançtan karınca kadar oldu sanki, başı önüne düşmüştü, kızgın bir boğa gibi başını usul usul yerden alıp babasına çevirdi, tısladı: “Baba sana inanamıyorum, içtin mi, hap mı aldın, nedir, bu sen değilsin?”
Nimet heykel gibi durmuş bakıyordu kocasına, şöyle dedi: “Kulaklarımam inamıyorum, İdris bey içine marslı mıı girdi?”
Idris, karısının sesini taklit etmeye çalışarak:
“Kulaklarımam inamıyorum, İdris bey içine marslı mıı girdi?”
Idris gülüyordu.
Nur: “Ayyy! baba, sana ne oldu böyle. Bir süre hiç konuşmasak çok iyi olur. Lütfen benle mesafeni koru!”
“Sen iyi bir kızsın, küçüklüğünden beri bana aşıkksın. Değil mi? Gel bir sarılayım sana.”
“Yok; bitti.”
“İyi kızlar babalarıyla kapışır; ama babalarına âşıktır.”
“Baba senden utanıyorum; lütfen eski, normal haline dön.”
İdris ona yaklaştı ve kızın sağ kulağını şeker gibi ağzına aldı.
“Anne kulağımı yaladı!” Aıyyy! Baba on beş yıl konuşmam senle!
Kulağını yıkamak için benzinliğe koştu.
“Baba, 12 gündur kulaklarımı yıkamadım; bana öyle bakma!” dedi Taner. İki eliyle kulaklarını kapatmıştı.
“Taner, ‘dükkan’ın açık.”
Taner, utançla önüne baktı hemen.
İdris, kahkahayı patlattı: “Kandırdımmmm!
“Ya baba keser misini şunu?!”


Burhan’dan çok şey dinlemişti İdris, dün gece, son gece olacağı için epey sohbet etmişlerdi,
Burhan’ın çocukluk anılarından eşek şakaları, İdris, kendi zamanındaki eşek şakalarını hatırlamıştı, lise zamanlarında. Unuttuğu onca güzel şeyi Burhan anlatıp açığa çıkarmştı, İdris içinde, derinlerinde, bir şekilde kaybettiği kendisiyle buluşmuştu, kalbinde blok koyduğu annesi…o duvar yıkılınnca unutuverdiği anılarla o güzel bahçe açığa çıkmıştı, tıkanan enerjisi açılmış, geçmişi sis pus ardından sıyrılıp tablo gbi net, güneşli ve mutlu biçimde görünüyordu gözüne.
Kamyonun ön tekerinin önünde diz çökmüş sigara içen ve çevreyi seyreden adamı işaret etti İdris oğluna; “ona iyi bak.”
“Neden?”
“Onun yerinde olmak ister misn?”
“Asla” diyecekti, durdu, düşünmeye başladı kamyoncuya bakarak, babası neden böyle bir soru sormuştu durup dururken, ve babasının bu numarasının ne anlama geldiğini çaktı hemen.
“Kesinlikle onun yerinde olmak isterim.”
“Neden?”
“Eşsiz bir deneyim sunar çünkü; parayla satın alamazsın. Karda kışta yollarda olmak çok şey öğretir insane.”
“Güzel bir cevap, seni tebrik ederim evlat!”
Taner, ünlü bir yarışmadaki trilyonluk soruyu bilmiş gibi sevinip güldü, sınavı aşmıştı.
“Taner, fazla sürmeyecek, o eşsiz deneyimi yaşayacaksın.”
“Ne!; anlamadım?”
“Üniversitede başarısız olursan güzel bir plan yaptım senin için, uzun yol kamyon şoförlüğü, tabi ehliyet alman gerekecek, ondan once de üç yıl bir arkadaşımın yanında muavin olarak çalışacaksın, getir götür işleri, sigara alırsın ona, yemek malzemeleri, boş tüpü yenisiyle değiştirmek, bazen sınır kapılarında günlerce bekliyor, su bitiyor, yemek yapmak lazım, menemeni çk güzel yapar, çarşıdan yemek malzemesi almak lazım, kamyona mal yüklenirken orada bulunursun, böyle işler, ara ara verir sana direksiyonu, tır, kamyon kullanırsın, hayatını böyle kazanırsın, eee sanayi sitesinde ya da benim işçilerle çalışmazsın; ama gezmeyi sevdiğin içini böyle bir iş sana uygun olur.”
Taner, başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissediyordu, kız arkadaşları yok, ortamlar kafeler gezmeler yok, “ayvayı yerim” diye düşündü, “sıcak yatak yok, kamyon tepelerinde karda kışta mahvolrum.”
Seni anlıyorum baba dedi, başarılı olmaya mahkumum.”
“Iyi edersin.”

Benzin alınmış ihtiyaçlar giderilmişti marketten.
Idris, aracı yürüttü. Geri geri çıkacaktı.
“Baba dur!” diye bağırdı, Nur.
Idris, anlamamıştı ve arkada birine çarpmıştı. Ses duydular.
Idris, araçtan fırlayıp çıktı. Genç adamın yanına vardı.
“Iyi misin kardeşim? Çok özür dilerim, arkaya bakmıştım oysa.”
“İyiyim” dedi, genç adam, 30 yaşlarındaydı. Saçı sakalı uzundu. Kıyafetinden motorcu olduğu belliydi.
“Hastaneye götüreyim seni?”
“Dert etmeyin, iyiyim.”
“Ne tarafa?”
“Geziyorum kafana nasıl eserse, gezginim.” dedi. Ötede duran motorunu işaret edip gösterdi.
Idris, cebinden para çıkarıp uzattı,
“Mutlaka lazım olur.”
Gezgin güldü: “Ooo! Yapmayın beyefendi, bu çok para!”
“Yok abi.”
“Yemek yersin.”

Bir süre daha sohbet ettiler.
Idris, elini uzattı. El sıkıştılar ve İdris aracına geçti, bastı gaza.

Yarım saat sonraydı.
İdris, aracı uçurumlu kavşaktan hızlı sürüyordu, dalgındı, yorgundu. O sırada bir gürültü oldu. Tangırtı koptu.
İdris, dikiz aynasından baktığında karavanın dolmuştan ayrıldığını, ayrı yöne, uçuruma doğru gittiğini fark etti.
“Evlat!” diye bağırdı, “atla o uğursuz şeyden!”
Karavan gözden kayboldu. Uçuruma düştü.
İdris, dolmuşu kenara çekip koşarak geldi uçurumu kenarına, aşağı bakıyordu.
Taner, son anda kendini aşağı atabilmişti.
“Baba, buradayım!” diye seslendi, çalıların arasından.


İsa Kantarcı hakkındaki bilgilerin basılmasını istiyorum.
Eğer basılmamasını istiyorsanız tıklayın.

  İsa Kantarcı kimdir?
yazar

Etkilendiği Yazarlar:
jack london

 


Bu yazıyı basmak istiyorum.

İzEdebiyat'da yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Tüm yazılardan birinci dereceden sayfa düzenleyicileri sorumludur. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması/yayınlanmaması önemle rica olunur.

© 2000-2002, İzlenim.com - Tüm hakları saklıdır.