Gün batımına bir iki saat vardı. Köyümüzde teyzemi ve eşini ağırlıyorduk. Evimizin içinde akşam yemeği için tatlı bir telaş vardı. Görünüş bu ya, tebessümümüzü eksik etmiyorduk yüzlerimizden. Belki iç sıkıntımızı saklama çabasıydı dışarıdan görülen.
Yüz'ün kamufle etmeye çalıştığı sıkıntımızı bir nebze dağıtmak telaşıyla evimizden bir kilometre uzaklıktaki sebze bahçesinden birkaç tutam taze soğan istemek bahanesiyle teyze ile attık kendimizi kırlara. Güneşin, yarın görüşürüz der gibi bir hali vardı. Belli ki terketmekteydi bizi. Konuşacak hiç bir şeyimiz kalmamıştı o an. Ya da vardı da bizim gücümüz tükenmişti. Geçmekte olduğumuz alan etrafa yayılmış koyunlarla çevriliydi, ve tabii ki çoban köpekleri.
O an her şey çok sakin gözüküyordu. Fütursuzca geçtik sürünün ve çoban köpeklerinin arasından. Bahçeye vardığımızda, güleryüzlü köylüler karşıladı bizi. Sanki güçlenmiştik bir an. Güneşsiz kalma arifesinde bize gülümseyen birer güneşti onlar. Toprak ananın doğumuna tanıktık o an. Dölünün en taze ürünlerini sunuyordu bize, güneş yüzlü insanların elinden.
Dönüşümüz kaçınılmazdı. Sıkıntılarımızın ısrarcılığı tükenmek bilmiyordu. Tabiat bile avutamıyordu biz insancıkları.
Evimizden oldukça uzaktaydık hala; koyunlar da bıraktığımız yerde. Ve işte o an, ölüm kapımızı çalmak üzereydi, biz bihaber.
Bir tepenin ardından tüm öfkesiyle koşuyordu bize doğru, refakatçılarını da yanına katarak.
İşte o an çoğunlukla filmlerde rastgeldiğim, haber kanallarında kustukları ölüm. Şimdi tam arkamdaydı. Ne ilginçtir ki ölümü görmek istedim ve arkamı döndüğümde ruhumu, bedenimi kaskatı kesen görüntüyle karşılaştım. Ölüm; bir çoban köpeğinin hain bakışlarında, salyalarında varolan ve beni almak için daha da yaklaşan. İnanın, o saniye aklımdan geçenler o kadar bana uzak ve inanılmazdı ki. Canımın yanmasından korkuyordum; ölüm değildi beni donduran. Acı çekecektim, sürünecektim ve bitmeyecekti. Sonu istiyordum, ölümü istiyordum. Tek duam vardı, bir hamlede canımı alması, benimle oynamaması. Oyuncağı olamayacak kadar bitkin ve sıkıntılıydım. Mücadele edecek gücüm olmadığı gibi bir an evvel son'un gerçekleşmesini istiyordum.
Ne olduysa yürümeye devam ettik, sadece bacaklarımız şartlanmışcasına bizden habrsiz evimize yol almışlardı.
Köyümüze vardığımızda ne teyzem ne de ben konuşabiliyorduk. Sarsılmıştık, silkelendik ve birbirimize döküldük. Teyzeme ölümün düşündürdükleri ne kadar farklıydı oysa. O umudunu hiç yitirmemişti. O anda bizi kaç saat sonra bulup kurtarabileceklerini hesaplıyormuş. Oysa ben ne kadar uzaktım kurtuluştan.