Sevginin Gücü - 3. Bölüm

...bir an yüzünde bir tebessüm belirdi. Mehmet’in dediklerini düşünerek, “belki de eyledir” dedi, kendi kendine. Sonra tebessüm kayboldu; yüzünde, onun yüzünde bu güne kadar hiç görülmemiş bir korku belirdi ve “yok yok. Bu başka bir ağrı. O gadar goley deeil.” diye geçirdi aklından

yazı resimYZ

Yürüdükleri asfalt yol, sonda büyük bir caddeye bağlanıyordu. Bu caddenin bir yanına sıralanmış iş hanları vardı. Nazlı’nın çalıştığı fabrika, asfalt yolun caddeye birleştiği köşede ki üç katlı binaydı. Dışı yeşil, iç duvarları gri renkteydi. Yerler fayans döşeliydi ve günde iki sefer temizlendiğinden hiç toz yoktu. Her gün farklı parfümler sıkılır mis gibi kokardı. İlk katta, kesim işlemi yapılırdı. Burada yirmi işçi, kumaşları modeline göre keserlerdi. Üç tane vantilatör, bu katın penceresindeydi ve sürekli çalıştırıldığı için hiç toz olmazdı. Yemekhane de bu kattaydı. Elli kişilik kapasitesi olan bu yemekhaneye, işçiler, iki parça halinde gelirlerdi. Yemekhanenin temizliği anlatılamaz nitelikteydi. Burası da günde dört kez temizlenirdi ve en ufak bir kir veya toz görmek imkânsızdı. Karınca bile olmazdı ki geçen ay bütün bina ilaçlanmıştı. Yaz geldiğinde bu hep yapılırdı. Yemekler birinci sınıf yemek diye tarif edilebilinecek yemeklerdi. En temiz şartlarda ve en sağlıklı malzemelerle yapılırdı. Yemekhanenin işleriyle, bir yaşlı kadın, iki tane de genç, yirmi yaşlarında kız ilgilenirdi. Kızlar yaşlı kadının yardımcılarıydı. İkinci katta, elli tane dikiş makinesi ve yirmi tane ütü vardı. Makineler, son teknoloji ile yapılmış makinelerdi ve çok az gürültüyle çalışıyorlardı. Bu da işçileri rahatsız etmiyordu. Ütüler son derece güvenliydi. Her ay iki kez bakımları yapılırdı. Üçüncü katta, on tane işçi, ikinci katta işlenen ürünleri burada paketler, asansörle en alt kata indirirlerdi. Burasının bir bölümü, aynı zamanda depo olarak kullanılırdı. Burada da iki vantilatör havalandırmayı sağlıyordu. Her yer ışıl ışıldı. İşçilerin sağlıklarına son derece önem verilirdi ve patronları Azize Hanım, onları kendi yaşadığı üst düzey hayat şartlarında çalıştırmaya gayret ediyordu. İşçiler de bunun bilincinde kişilerdi ve iyi niyete iyi niyetle karşılık veriyorlar, azimli çalışıyorlardı. Yoruluyorlardı ama bunu adeta hissetmiyor gibiydiler. Zevkle, neşeyle ve istekli istekli çalışıyorlar, yaptıkları işten hiç sıkılmıyorlardı. Günde sekiz saat çalışıyorlardı ama bu sekiz saatte rakip firmaların on iki saatte yaptıkları kadar iş yapıyorlardı. Hepsi bu fabrikada yani Azize Tekstil Ltd. Şti. de olmaktan son derece mutluydular.
Caddeye gelmişlerdi. Mehmet, iş yerine gidebilmek için bu köşeden dolmuşa biniyordu. Geç kalmama telaşıyla hızlı gelmişlerdi ve mesainin başlamasına daha zaman vardı. Nazlı, O dolmuşa binene kadar bekledi yanında. Dolmuş geldi.
Mehmet:
— Kolay gelsin, Nazlım. Görüşürüz. Dedi ve dolmuşa bindi. Nazlı, sabah sabah yaşadığı duygu ve düşünce değişimlerinin allak bullak ettiği dalgın ve düşünceli bakışlarla ve tüm narinliği ile başını, “sana da” anlamında sallayarak, fabrikaya girdi.
Mehmet, kısa süren dolmuş yolculuğunun ardından fabrikaya vardı. Tepesinde büyük harflerle, CANVER ELEKTRONİK LTD. ŞTİ. yazan, fabrikanın demir giriş kapısından girerken, bu yazıya bakarak gülümsedi. Kapının girişinde ki bekçi kulübesinin önünde oturan, kısa boylu, zayıf ihtiyarı, fabrikanın bekçisi Mahmut Efendiyi gördü. Kır saçları dökülmüş ihtiyarın ince yüzünde yılların yorgunluğu, kırışık göz kapakları arasında çökmüş, açık mavi gözlerinde çektiği acıların hüznü vardı. Ama yüreğinden hiç kaybetmediği yaşama sevinci, genç kalmış ruhuyla, eğlenceli bir insandı. İşçilerle şakalaşır, onlarla iddialara girerdi. Köylü şivesiyle konuşurdu; bu da işçilere O’nu daha da sevdirir, daha eğlenceli yapardı.
Mehmet:
— Günaydın, Mahmut amca. Dedi. Mahmut Efendi, dalgın dalgın yere bakan gözlerini Mehmet’e kaldırarak, kalın, kır bıyıkları altından gülümsedi.
— Eyvallah Memet.
— Nasılsın, Mahmut amca? İyi misin?
— Eyiyiz oğul. Sağ ol. Ya sen nassın?
— Sağ ol amca, sağ ol, biz de iyiyiz.
Mahmut Efendi, donuk bakışlarını yere dikti, derin bir iç çektikten sonra başını yukarı kaldırdı. Mehmet bu sırada fabrikanın giriş kapısının önünde toplanmış, mesai saatinin başlamasını bekleyen arkadaşlarına doğru yönelmişti. Mahmut Efendi’nin bu iç çekişini duyunca döndü tekrar ona baktı. Mahmut Efendi, kısık bir sesle:
— Eyiyiz demek adet be Memet. Aslında pek eyi deilin son günlede.
Sağ elini sol göğsünün üstüne bastırarak:
— İki gündür ki ha şuramda sol gösümün altında sankim bir bıçak va. Eyi delim, oğul. Hastayım, biliyom…
Mehmet, dolmuş yolculuğu sırasında komşusunun başına gelen olayın acısını unutmuş, yeniden mücadelenin heyecanına kapılmış ve çalışmalarına kafa yormaya başlamıştı. Bu nedenle Mahmut Efendi’yi fazla umursamadı.
— Eski topraksın sen, sana bir şey olmaz. Hem sen demez misin her zaman bizlere, o köylü masumiyetin ve o masum insanların en cana yakın sesleriyle konuştukları şiveyle, ‘hayat, her şeye rağmen yaşamaya değer, bunun için ona sıkı tutunun ve bırakmayın.’ diye. Bir şeycikler olmaz, sen meraklanma. Belki de gece ayazda kalmışsındır, geçer geçer. Ben gidiyorum, mesai başlamak üzere… Haydi, kolay gelsin amca.
Mehmet, fabrikaya doğru yürüdü.
— Sana da kolay gele oğul. Diye bağırdı arkasından, Mahmut Efendi.
Sonra bir an yüzünde bir tebessüm belirdi. Mehmet’in dediklerini düşünerek, “belki de eyledir” dedi, kendi kendine. Sonra tebessüm kayboldu; yüzünde, onun yüzünde bu güne kadar hiç görülmemiş bir korku belirdi ve “yok yok. Bu başka bir ağrı. O gadar goley deeil.” diye geçirdi aklından.
Mehmet, arkadaşlarına doğru yürürken, Mahmut Efendi’yi unutmuştu bile. Kendi kendine, “bu günden sonra daha da iyi olacağız inşallah.” diye mırıldandı. Bunu söylerken büyük bir sevinçle doldu içi.
Mehmet, arkadaşlarıyla selamlaştıktan sonra, zil çaldı. Mesai başlıyordu ve herkes sigaralarından son birer nefes çekerek içeriye isteksiz hareketlerle girmeye başladı.

Başa Dön