Bilge kişi her şeye şaşan kişidir. -Andre Gide |
|
||||||||||
|
Anne ve babası olur olmaz nedenler yüzünden daima kavga ediyorlardı. Babası Ömer sürekli eve sarhoş geliyor, ardından da annesi Filiz’i sudan bahanelerle öldüresiye dövüyordu. Umut henüz on iki yaşındaydı ve kendisi evin en büyük çocuğuydu. İki kız, bir erkek olmak üzere, üç kardeşi daha vardı ve kardeşleri henüz çok küçüklerdi. Umut annesinin sürekli olarak babasından dayak yemesine dayanamıyor, onları ayırmak için araya girdiğinde ise, babasından bir tomar dayak yiyordu. Sonrasında ana oğul her tarafları kan revan içinde harap düşüyorlar, birbirlerine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Ne var ki bunun ezikliği içinde, Umut’un yüreği için için kan ağlıyordu. Çünkü elinden bir şey gelmiyor, annesini bile koruyamıyordu. Öyle ki, daha kendisi korunmaya muhtaçtı ve henüz çok küçüktü. Akşam olup ta; gecenin zifiri karanlığı siyah bir tül gibi gerildiğinde, uyumak için yatağına giren Umut, kendince çocuksu hayaller kuruyor “bir gün gelecek ki, anamı ve kardeşlerimi bu cani adamın elinden kurtaracağım” diye içinden geçiriyordu. Ama sabah olup ta; o siyah tül gökyüzünden çekilip yerini aydınlığa bıraktığında, her şey yine eskisi gibi kaldığı yerden devam ediyordu. İşte bu durum Umut’un umutlarını iyice kırıyor ve onu biraz daha yalnızlığa, çaresizliğe itiyordu. Umut iyice çaresizliğin bilinciyle bunalıma girmiş, hiç bir şeyi gözü görmez olmuştu. Yine böylesi günlerden bir gün, baba Ömer eve sarhoş gelmişti ve annesi Filiz’i yine sebepsiz yere, resmen ölümüne dövüyordu. Eline ne geçerse sağa sola fırlatıyor, asi davranışlarla çocuklara bile saldırıyordu. Ev adeta savaş alanı gibi olmuştu. Ömer’in Filiz’e fırlattığı zigon sehpalar bile, havada uçuşmuştu. Her yer tabak, bardak ve cam kırıkları ile doluydu. Evde zaten aklı başında bir eşya yoktu, olanı da Ömer kırıp talan etmiş, kullanılamayacak duruma getirmişti. Her gün aynı nakaratı yaşayan Filiz ve çocukları, yoksulluğunda verdiği çaresizlikle iyice bunalıma girmişlerdi. Üstelik gidecek bir yerleri ve sığınacak hiç kimseleri yoktu. Bu durum tabi ki evdeki çocukların ve Filiz’in psikolojisini de iyice bozmuştu. Günlerden bir gün Umut, kardeşleri ve arkadaşları ile birlikte, sokakta oyun oynuyorlardı. Arkadaşı Faruk; “Oğlum evinizden her zaman kavga ve bağırma sesleri geliyor. Yoksa hala babanız annenizi ve sizi dövüyor mu?” Umut o çocuk yüreğiyle, arkadaşı Faruk’la oturup dertleşti. Babasının tüm yaptıklarını bir bir anlattı. Yüreğindeki sessiz çığlığı arkadaşı ile paylaştı. Annesini ve kardeşlerini zalim babasından kurtarmayı çok istediğini, ancak bunu nasıl yapacağını bilmediğini söyledi. Faruk, Umut’un anlattıklarını gözleri dolu dolu dinlemişti. Arkadaşına yardımcı olmayı çok istiyordu ama o da bu küçük bedeni ile “Süpermen” olamayacağını çok iyi biliyordu. Faruk, arkadaşının bu içinden çıkılmaz durumuna çok üzülmüştü. Nedense bir an da, Faruk’un aklına çok uçuk ama bir o kadar da sivri bir fikir geldi. Umut’un yüzüne bakıp, heyecanla; “Tabii ya…Neden olmasın ki Umut, bak ne diyeceğim. Bence sen evden kaç oğlum. Ama dikkat et ki, seni kimse görmesin. Evden kaçtıktan sonra da yavaş yavaş kardeşlerini ve anneni de yanına alırsın. Sence olmaz mı?” Umut bir an için Faruk’un kendisine güzel bir fikir vereceğini düşünmüş olmalı ki, akabinde Faruk’a meraklı gözlerle bakarak sordu; “Faruk; sen benim anlattıklarımı dinlemedin galiba. Hadi diyelim ki ben evden kaçtım. Nerede yatıp kalkacağım oğlum? Hem anamı ve kardeşlerimi hangi yere alacağım? Allah kahretsin ki; koca dünya da bize yardım edecek, sahip çıkacak aklı başında bir akrabamız bile yok. Biliyor musun; atalarımız zamanında çok doğru söylemişler. ‘Ah bu kader, böyle gelmiş böyle gider’ Allah bizim yazgımızı da böyle yazmış, bundan sonra değişecek değil ya.” Diyerek, içinde babasına beslediği tüm kinini ve nefretini kustu. Bu yaşına kadar öyle derin acılar yaşamıştı ki, yaşadıkları yüzünden aynı yaştaki diğer arkadaşlarına göre, çok daha olgun düşünüp, hareket eder olmuştu. Babası Umut’u okuldan da çıkarmış, eline tutuşturduğu boya sandığı ile çalışmasını, boyadığı ayakkabıların parasını da kendisine getirmesini söylemişti. Umut’un umutsuzluğu gün geçtikçe artıyordu. O küçük yüreğine çoğalarak artan bir kin, öfke ve nefret hakim olmuştu. Arkadaşları renk renk uçurtmalar uçurup, top oynarken o ise; boya sandığının başında okulundan bile alıkonulduğu üç beş kuruş için, ayakkabılara fırça sallıyordu. Akşam olup ta evine gittiğinde, babası henüz eve gelmemişti. Tam yer sofrasına oturup kuru ekmek ve çayla, gün boyu aç kalan karnını doyurmak isterken, bir hışımla kapı çalındı. Anne Filiz kapıyı hemen açtı. Biliyordu ki; eğer kapı geç açılacak olursa, Ömer yine dayaktan ortalığı kırıp geçirirdi. Eve çok sarhoş gelen Ömer, neredeyse ayakta bile durmakta zorluk çekiyordu. Çocukların rızkını içki ve kumar masalarında harcıyor, eve hiç bakmıyordu. Durumu bilen komşular çocukların hallerine acıyor, giymedikleri kıyafetlerle birlikte, ara sıra da yemek getiriyorlardı. Baba Ömer, ayağıyla yerde oturan oğlu Umut’u iteleyerek; “Ne yaptın? İyi para kazandın mı bu gün, haa? Ver bakalım bu günkü hasılatı. İçinden para çalmıyorsun değil mi lan?” Umut oturduğu sofradan ayağa kalkarak, elini pantolonunun cebine attı ve paraları çıkartıp babasına verdi. Babası Umut’un elini parçalarcasına avuçlayıp, paraları elinden aldı. Sonra da pis pis, kahkahalarla gülerek; “Bu kadar mı lan bütün para? Ya içinden para çalıyorsun, ya da iyi çalışmıyorsun. Anlaşılan senin canın dayak istiyor. Belki bunu yersen aklın başına gelir. Bir daha da beni, böyle çocuk harçlıklarıyla kandırmaya çalışmazsın. Gel buraya kaçma. Kaçma dedim, geel…” Ömer belinden pantolonunun kemerini çıkartıp, Umut’u onunla kemiklerini kırarcasına, öldüresiye dövüyor… Dövüyordu… Umut’un yalvarışlarına bile aldırış etmiyor, aralamak isteyen annesini, korkudan ağlayan kardeşlerini bile hiç acımadan dövüyordu. Bir an da Umut, arkadaşı Faruk’un sözlerini hatırladı. Babasının sarhoşluğundan, sendeleyip yere düşmesinden faydalanarak, sokak kapısını açıp hemen evden kaçtı. Babasının bağırmaları, kardeşlerinin ağlama sesleri sokakta yankılanıyordu adeta. Umut koştukça, sesler biraz daha azalıyor, yaşadığı bu kabus dolu cehennem hayatından uzaklaşıyordu. Ayakları bu güne kadar, hiç böyle hızlı koşmamıştı. Attığı her adım, Umut’u gelecekteki hayatına taşıyordu. Bir üst geçidin altına gelip durdu. O kadar çok koşmuştu ki, nefes nefese kalmıştı. Kalbi “küt küt” atıyordu. Heyecandan ve korkudan hala tir tir titriyordu. Bir müddet bu üst geçidin altında durup dinlendi. Daha sonra bir parka gidip, oradaki banklardan birine uzanıp yattı. Ancak üzeri çok inceydi ve hava biraz esiyordu. Umut’un teri soğumuş ve üşümeye başlamıştı. Kolunu başının altına koyup, ayaklarını da kasığına doğru çekti. Çok yorulmuştu, neredeyse gözleri kendiliğinden kapanıyordu. Çok sevdiği kardeşlerini ve annesini düşündü. İçinden “zalim adam, şimdi neler etmiştir onlara” diye geçirdi. Kardeşlerini ve annesini düşünerek, derin ve deliksiz, tatlı bir uykuya daldı. Sabahın erken saatlerinde, bekçinin parkı süpürmesiyle birlikte uyandı. Güneş çok güzel doğmuştu bu gün. Sanki Umut’u ısıtmak ister gibi, ışıklarını tam tepeden saçıyordu. Umut gözlerini kısarak, bir müddet güneşe baktı. Ardından annesi ile kardeşleri geldi aklına. “Ben şimdi ne yapacağım? Nereye gideceğim? Üstelik çok da acıktım, bir kuruş param bile yok, karnımı nasıl doyuracağım?” diye geçirdi içinden. Umut çok çaresiz ve yalnızdı. Ne yapacağını bilmez bir halde, uzun uzun yürüdü. Ekmek bayisinin, küçük bir bakkalın önüne bıraktığı ekmek sandığından, bir somun ekmek çaldı. Hırsızlık yapmanın son derece günah olduğunu ve onun da haram olduğunu biliyordu. Bunu kendisine annesi öğretmişti. Ancak çok açtı ve parası da yoktu. Ayakta kalabilmek, annesine ve kardeşlerine yardım edebilmek için, mecburen o ekmeği almalıydı. Hem yürümeye devam ediyor, hem de ekmeği yiyerek karnını doyurmaya çalışıyordu. Bir camiye geldi, içine girip çeşmesinden kana kana su içti. Ekmeği çaldığı için, vicdan azabı yaşıyordu. Kendini Allah’a affettirmek için dua etti. İlk kez yediği bir ekmek, bu kadar lezzetli gelmişti Umut’a. Çünkü çok acıkmıştı. Açlıktan neredeyse baygınlık geçirmek üzereydi. Günler haftaları, haftalar ayları kovalamıştı. Aradan geçen bu kadar zaman diliminde, Umut yepyeni arkadaşlar edinmişti. Üstelik bunlar da Umut gibi parçalanmış ailelerin, kimsesiz çocukları idi. Bu çocuklarla birlikte, sokakta yaşamaya alışmıştı Umut. Yaşayabilmek adına; bu arkadaşlarından hırsızlığı, kap kaç yapmayı, yankesiciliği öğrenmişti. Ancak ne var ki; bu öğrendikleri hiç de hoş olmayan, hatta insanlara zarar veren şeylerdi. Umut geçmişin derin izlerini, hala yüreğinde bu gün gibi taşıyordu. Elinden alınan okulunu, daha doğrusu Umut’un geleceğini çalan babasını, sürekli dayak yiyen annesini ve yarım yamalı sevgiye aç büyüyen kardeşlerini unutmamıştı. Okuyup öğretmen ya da polis olmak istiyordu oysa ki. Bir meslek sahibi olacak, annesini ve kardeşlerini de yanına alarak, onlarla birlikte huzurlu bir yaşam süreceklerdi. Bütün bu hayallerini babası yıkmıştı. Umut’un hayatını karartan babasına karşı, yüreğinde beslediği kini, öfkesi ve nefreti öyle büyümüştü ki; Umut geçmişte yaşadıklarını hatırladıkça, ne yazık ki onların acısını masum insanlardan çıkartır olmuştu. Üstelik sustalı bıçak bile taşıyor, insanlardan zorla paralarını alıyordu. Umut artık bir sokak çocuğu olmuştu. Günün yirmi dört saatini sokakta geçiriyor, tüm geçimini sokaktan sağlıyordu. Ne yazık ki, zaman zaman tiner ve bali gibi uçucu maddeler kullanıyor, bunları kullanan arkadaşlarıyla değişik ortamlarda yaşıyorlardı. Umut ve arkadaşlarının hiç bir sorumluluğu yoktu, her şeyi günü birlik yaşıyorlardı. Arkadaşları da tıpkı Umut gibi, çeşitli nedenlerle evden kaçmış, aile ve toplumla olan bağları tamamen kopmuş çocuklardı. Kendilerine özgü kurallarıyla, köprü altını ve benzeri yerleri seçerek, o küçük bedenleriyle, yaşam mücadelesi veriyorlardı. Yaşamı veya yaşam kaynakları için, sokak onların yirmi dört saatlik mesken tuttukları tek alandı. İlk bahar, yaz, son bahar, derken kış geldi. Kış mevsiminin o soğuğu bir bıçak sırtı gibi keskin ve dondurucuydu. Kar lapa lapa yağmış, her taraf buz tutmuştu. Umut tineri ciğerlerine kadar çekmiş, kafayı iyice bulmuştu. Yolda yürürken önünde giden adamın sendeleyerek yere düşmesi, bir an da ona babasını hatırlattı. Bu adamın kim olduğunu merak etmişti. Adımlarını hızlandırarak adamın yanına gelip, yüzüne dikkatlice baktı. Adamın saçı sakalı birbirine girmiş, üstü başı perişan bir haldeydi. Üstelik kör kütük sarhoş olana kadar içtiği yetmiyormuş gibi, bir şişe rakıyı da kolunun altına almış bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan da içerek gidiyordu. Adam Umut’u tanımamıştı. Oysa ki Umut bu adamı görür görmez tanımıştı. Hayatını karartan, çok sevdiği annesinden ve kardeşlerinden ayrılmasına neden olan bu adamı hiç unutmamıştı. Dahası Umut’un evsiz, barksız kalıp, sokak çocuğu olmasına, tiner ve bali gibi uyuşturucu maddelere bağlanmasına sebep olmuştu bu adam. Ona baba diyemiyordu. Çünkü gerçekte hiç bir baba evladına böyle yapmazdı. Umut babasının gözlerinin içine bakarak; “Beni tanıdın mı? Babası, sarhoşluğun da etkisiyle dili birbirine dolanarak yanıtladı. “Yoo… hayır. Seni tanımıyorum ben. Sen de kimsin?” Umut yıllarca nefret ettiği bu adamın bir zavallı olduğunu görünce, geçen yıllarına acıdı. Annesini acımasızca dövmesini ve ondan yediği dayakları hatırladı. Cebinden sustalı bıçağını çıkartarak; “Kim olduğumu sormuştun. Sana kendimi tanıtayım. Ben umutlarını yıktığın, sayende bir sokak çocuğu olan, öz oğlun Umut.” Babasının konuşmasına bile fırsat vermeden, sanki geçmiş yılların intikamını alırcasına babasını bıçaklayarak öldürdü. Bıçağı sapladığı yerden çıkartıp, tekrar tekrar babasının vücuduna saplıyordu. Babası bir yana düşmüş, elindeki rakı şişesi bir yana düşmüştü. Bir an da, sanki her taraf kan gölüne dönmüş gibiydi. Umut bu gencecik yaşında elini kana bulamış, üstelik bir de baba katili olmuştu. Yüreği hiç acımıyordu. Üstelik yaptığından dolayı pişman da değildi. Umut sustalı bıçağını elinden bırakmadan, babasının baş ucunda öylesine saatlerce oturdu. Az ileride siren sesi çalarak gelen, polis otosunun tepe lambaları gözünde parladı. Oysa ki; bir zamanlar onun da hayalinde öğretmen ya da polis olmak vardı. Sabah olmuş, gün ağarmıştı. Kış güneşi yavaş yavaş doğmuş, tam tepede Umut’un kararmış geleceğini aydınlatırcasına, sıcaklığı ile de sanki Umut’un yüreğini ısıtıyordu. Umut ayağa kalkıp, ellerini güneşe doğru açarak, tüm gücüyle avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı. “Ben güneş yüzlü çocuğum…” “Biz güneş yüzlü çocuklarız…” 22. 07. 2006 / ANKARA EMİNE SEVİNÇ ÖKSÜZOĞLU
İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.
|
|
| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık | Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi | |
Book Cover Zone
Premade Book Covers
İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim
Yapım, 2024 | © Emine SEVİNÇ ÖKSÜZOĞLU, 2024
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz. |